Şair Adem′in Bugüne Kadar Yazdığı Bütün Şiirler, Hiç Tanımadığı, Görmediği, Bilmediği ve Öldürmediği Annesinedir...

Yazar : Burak Aras

10 Eylül 2015

Ekleyen: Sercan Ünal

3149

Şair Adem′in Bugüne Kadar Yazdığı Bütün Şiirler, Hiç Tanımadığı, Görmediği, Bilmediği ve Öldürmediği Annesinedir...

“Şehirlerden, kasabalardan, insanlardan, her şeyden, hayat ve bütün o bildiğimiz gerçeklerinden uzakta; fakat bir yavaş sessizliğin içinde o uzak kaldığımız hayat kadar inişleri, çıkışları olan, engebeli, yılankavi ve sonu gözükmeyen dar bir yolun sırtında amansız bir hızla geçip giden bir araba…”

“Zamanı Beklemek” filminin çekiminden uzun yıllar öncesinde, hatta “Kırmızı” filminin fikir aşamasının kağıda dökülmeden evvelinde tam da bu şekilde, yukarıda tanımlandığı gibi, hayal ettiği bir açılış sahnesi vardı yönetmenin gözü önünde hep. Yavaş bir başlangıç olmasına rağmen izleyende de merak uyandıracak bir açılış… “Kırmızı” filmi kağıda dökülmeden önce bu açılış sahnesini destekleyecek bir kaç farklı hikayeler üzerinde durmuştu yönetmen, fakat henüz bu hayali için kendimi ikna edecek yeterli donelerle bu hikayeleri tamamlayamadığından ve zamanın çok erken olduğunu düşünerek “Kırmızı” filminin üzerine yoğunlaşmıştı. Yönetmen, “Kırmızı” filmini tamamladıktan yaklaşık bir 3-4 ay sonrasında da tekrar bu hayali üzerinde çalışmaya başlamıştı ve bu sefer kendisini bu hikayeler için daha hazır hissediyordu. Oluşturacağı hikaye veya hikayelerden istediği tamı tamamıyla içsel ve soyut bir çatışma idi; “Kırmızı” filmimde denediği, fakat teknik ve biçimsel eksikliklerden ötürü tam anlamıyla seyirciye hissettiremediği bir çatışma!

Uzun çalışmalar ve araştırmalar… Ve en sonunda 2011 yılının Kasım ayında daha önceden hazır olduğunu düşünmediği ve tematik olarak birbirine çok benzer bu hikayeleri daha derli toplu hale getirerek yönetmen -kendisinin “Kırmızı” filmi dahil- “İçsel Yolculuk” düşüncesinde birleştirmeye karar verdi. “Kırmızı”’dan sonra “Zamanı Beklemek” ve “Resimsel Hayaller” bu düşünce ekseninde hikayeleştirildi, üçleme haline getirildi ve sonuç olarak adı daha sonra 2012 yılının ortalarında bu filmler, yönetmen tarafından “Yolculuk Üçlemesi” olarak anılacak bir projeye dönüştürüldü. Böylece yönetmen, hayalini kurduğu açılış sahnesini çekebilecekti. Bunu gerçekleştirebileceği filmi ise “Zamanı Beklemek” idi.

Öyle ki bu hayali gerçekleştirebilmek, yönetmen için, bu yazıyı yazmak kadar kolay olmadı. Çok kısa özet geçersek, filmin senaryo yazım aşaması 2011 yılının Aralık ayında başladı ve yaklaşık olarak 5 ay sürdü. Senaryoyu yazmaya başladıktan yaklaşık bir sene sonra da bu işin proje haline dönüştürülmesi ve fizibilite çalışmaları tamamlandı; fakat bir gerçek vardı ki yönetmen yeterli mali kaynak, ekip ve ekipman bulunana kadar bu projeyi bilgisayarında saklayacaktı. Aynen senaryodan beklediği gibi proje de o ana dek tamamıyla içsel, dışa açılamayan bir mesele ve tamamıyla soyut kaldı.

Aslında psikolojik bir tanımlamayla yaklaşılırsa; yönetmen, varoluşsal bir çatışma olmasını istiyordu filminde. Şair Adem’in, kendisi ve annesi ile ilgili hiç kimseye anlatamadığı, içselleştirdiği giz ile kendisi, şehirlerden, kasabalardan, insanlardan, her şeyden, hayat ve bütün o bildiğimiz gerçeklerinden uzaktayken; tam da bu hayattan bir parça olarak yaşadıklarını yazdığı ve boş bir tarlanın ortasında icra ettiği şiir ile duygularının nasıl çatıştığına şahit olmalıydık.

Senaryoyu yazdıktan ve proje haline getirdikten uzun bir zaman sonra, yaklaşık 2 sene sonra 2014’ün Ekim ayının ortalarında başlayıp Kasım ayının ilk haftasında ancak filmin çekimlerini tamamladı yönetmen. Farklı hafta sonlarında toplamda 4 gün sürmüştü çekimler. Aslında çekimler için yönetmene yardımcı bir asistan, bir sesleri alan, bir de bonus olarak çalışacak bir arkadaştan oluşan 4 kişilik bir ekipte karar kılınmıştı. Fakat işler istenildiği gibi gitmemişti. O senenin Ekim ayının başından sonuna kadar ülkenin çeşitli illerinde gerçekleşen şiddet ve terör içeren eylemler ekipteki arkadaşlarımın hayat akışını ve çekimlere katılımını etkilemişti. Yönetmenle aynı şehirde, Tarsus’ta yaşayan ve filmin gerçekleşmesinde büyük fedakarlık ve emekleri olan ve gün içerisinde Tarsus’tan Mersin’e işi için gidiş geliş yapan Fahri Şahin bu eylemler yüzünden Adana Mersin arasındaki bütün ulaşım araçlarının iptal olması nedeniyle neredeyse çekimlerde bulunamayacaktı. O günlerde bir akşam Adana’daki işinden Tarsus’taki evine yönetmen bile çok geç saatlerde dönecekti. Bu aksamalar yüzünden filmin çekimlerinde çoğu sahnelerinde ekip olarak sadece yönetmen ve asistanı görevinde bulunan Fahri Şahin vardı. Hatta filmin çekimleri iptalin eşiğinden döndü, lakin her şey çok önceden planlanmıştı, maddi harcamaların neredeyse tamamına yakını yapılmıştı. Geri dönüş olmamalıydı. Bu tatsız durumlar çekimlerin hemen öncesinde yönetmen ve ekibin canını haliyle çok sıkmıştı; zira çekimler umulduğundan çok daha uzun bir süre almıştı. Çekimlerin tamamı şehir dışında ve imkanların çok kısıtlı olduğu bir mekanda gerçekleşmişti. Neyse ki iki değerli tiyatro oyuncusu Aykut Köseler ve Ümmiye Koçak, üstün gayret ve özverili çalışmaları sonucu kendilerinden beklenen performansın da üstüne çıktıklarından bu olumsuzluklar görmezden gelinmişti..

Filmin post prodüksiyon aşaması, tam üç ay sürmüştü ve 2015 yılının ilk ayında filmin her şeyi tastamam olmuştu. Mart ayında, filmin festivallere katılım için ilk başvurunun yapıldığı yer olan Cannes Film Festivali’nin Pazarlama, Tanıtım ve Profesyonellerin buluşma mekanı olan Short Film Corner 2015 ile başlayan festival sürecinde başvurduğu yurt içi festivallerin hiç birinde yüzüne bile bakılmayan, fakat yurt dışından 18 prestij sahibi festivalde gururla yer alan ve daha fazlasında da yer alması beklenen “Zamanı Beklemek”; iki festivalden de “en iyi kurmaca kısa film” ile “en iyi görüntü” ödülleriyle döndü.

“Gerçekten filmi çok sevdim içindeki şiirle beraber... Harika bir şiirsellik ve gerçekten müthiş bir sinematografi… Dramatik bir final ile birlikte mideye inen demir bir yumruk gibi başarılı ve derinden etkileyen bir film. “

DAN SACHAR / Yönetmen

Filmin senaryosu yazıya dökülmeden evvel yönetmen, hayalindeki açılış sahnesiyle başlayan hikayeyi tıpkı film yönetmeni Dan Sachar’ın film için yaptığı yukarıdaki açıklama gibi duyguların coşkulu bir şekilde anlatıldığı lirik bir yapıda oluşturmak istiyordu. Böyle isterken de yönetmen, günümüz sinemasında oldukça benimsenmiş “salt ajitasyon yapılarak duyguları anlatmada basit ve ucuza kaçan unsurlar” olarak tanımladığı, özünden uzak, tıkanmış ve manası tümüyle boşaltılmış minimal ve gerçekçi sinema üslubuna karşı seyirciyi zorlayan ve seyircinin kolay kolay benimsemediği bir yol benimsemişti: Edebi bir dil kullanmak.

Yönetmen, kısa film yapmanın yanı sıra, lise yıllarından beri müzik alanında da çalışmalarda bulunmakta ve o yıllardan bu yana sözlerini kendisinin yazdığı şarkılar üretmektedir. Böylece kendisi, kullanacağı edebi dilin kaynağını çok da uzakta aramadı. Araştırma ve çalışmalarını bu doğrultuda sürdürmeye başladı. 2011 yılında bestelediği “Bekleyişler” adlı şarkısının içerisinde geçen ve kendisini her okuyuşunda çok etkileyen şu sözler üzerinde odaklanmıştı o zamanlar ve bir nakarat gibi sürekli kulağında çınlıyordu adeta:


“Hanidir biliniyor.
Tüm bu saklananlar.
Bir masal için özveri…”


Bu sözleri film içerisinde kullanmaya karar vermişti: Filmdeki karakterin, Adem’in, tek başınayken anlatacağı gizin ipucusu olacak şekilde şiirsel bir başlangıç… Yönetmen, “Bekleyişler” şarkısına ek olarak filmin ruhunu canlı tutacak başka diğer şarkılarının, “Mutluluk”, “Yolculuk” ve “Mavi”nin sözlerini cımbızla seçerek ve anlamlarını kapalı tutarak, dolaylandırarak Adem’in gizini sadece şiirselleştirmekle kalmayıp simgesel betimlemelerle bezemişti gayet yoğun bir biçimde. Adem’in gizi, şehirlerden, kasabalardan, insanlardan, her şeyden, hayat ve bütün o bildiğimiz gerçeklerinden uzakta icra edeceği bir şiirdi artık! Fakat, yukarıda adı geçen dört şarkının filmin ruhuna ayna tutacak sözlerinden esinlenerek yazdığı ve daha sonra filmin projelendirme aşamasında “Adem’in Tiradı” olarak adlandıracağı bu şiiri, yönetmen tek başına tamamlamamıştı. Şimdi Edebiyat Öğretmeni olan o zamanlar Edebiyat bölümünde okuyan arkadaşı İçim Morkoç’un hem şiire hem de senaryoya estetik kaygılar taşıyan olağanüstü ve göz ardı edilemez katkıları (düzeltmeler, eklemeler, çıkarmalar) vardı bu şiirde.

Adem artık bir şairdir, daha önceden defalarca, sayfalarca yazdığı ve bize orada, tarlanın tam ortasında icra ettiği ve kendisinin de anlamsız bulduğu şiiri ile:

“Anlatsam ne kadar anlamsız sayfalar…”

Lakin, bilmediğimiz giz, şair Adem’in anlamsız bulduğu bu şiirin kendisi ile ilgili değildir; şiiri yazdığı kişi, Annesi ile ilgilidir ve içeriği hiç de öyle herkese, hatta kendisine bile anlatılacak cinsten değildir. O yüzden şehirlerden, kasabalardan, insanlardan, her şeyden, hayat ve bütün o bildiğimiz gerçeklerinden uzakta; fakat bir yavaş sessizliğin içinde o uzak kaldığımız hayat kadar inişleri, çıkışları olan, engebeli, yılankavi ve sonu gözükmeyen dar bir yolun sırtında amansız bir hızla geçip giden bir araba ve o arabayı süren şair Adem’i filmin başından itibaren görülmektedir.

Şair Adem’in şiirinin içerisindeki var olan giz, annesine karşı kendisinin işlediği suç ve sonrasında buna bağlı oluşan vicdanı ile ilgilidir. Şiddetli ağrıları olan ve uzun süredir çaresi bulunmayan bir hastalığın pençesindeki annesinin bu durumuna daha fazla dayanamadığından, buna bir son vermek için çözüm olarak öz annesini öldürmek olduğunu düşünmüştür ve bu düşüncesini net bir karara bağlamak ne kadar zor olsa da sonuçta tereddütsüz uygulamıştır. Yalnız, sonrasında yaşayacağı bunalımı hesaba katmamıştır. Durum, derin bir vicdan muhasebesine dönüşmüştür ve onu bu konuda yalnızlaştırmıştır. Annesinin ölü cesedini herkesten saklamıştır ve onunla birlikte yaşadığı yerlerden, hayattan her şeyden kaçmaya başlamıştır. Fakat, bu şekilde amansızca kaçmanın bir faydası yoktur; zira, kendisinden kaçamamaktadır; kendi elleriyle olan öz annesinin ölümü onun hayalinden çıkmamaktadır ki asıl giz, asıl sorun budur. O yüzdendir ki şehirlerden, kasabalardan, insanlardan, her şeyden, hayat ve bütün o bildiğimiz gerçeklerinden uzakta; fakat bir yavaş sessizliğin içinde o uzak kaldığımız hayat kadar inişleri, çıkışları olan, engebeli, yılankavi ve sonu gözükmeyen dar bir yolun sırtında amansız bir hızla geçip giden bir araba ve o arabayı süren şair Adem’i daha fazla bu duruma dayanamayıp kaçamadığını, yolun kenarındaki tarlalara atarak kendini; en sonunda kendisiyle, annesiyle ve yaşanılmış her şeyle yüzleşmeye karar verdiğini işte tam da orada bizlere tamamını icra ettiği şiiriyle birlikte göstermiş oldu.


İşte o an, o zaman!!!

“Anlatamadım. Dilimde bir düğüm.
Anlatsam ne kadar anlamsız sayfalar...
Daha önce bilseydin şu zamanı beklemez,
çoktan bırakıp giderdin belki beni.
Kötü bir çocuk oldum. Sevemedi oğlun bir türlü seni…”

O giz bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı.

“Belki sana bunu söyleyebilmek için yıllardır bekledim.
Yıllardır hep ölmeni istedim.
Bu yüzden seni ne kadar çok sevdiğimi sana hiç söyleyemedim.
Hep bu acı, senin o dayanamadığın şiddetli acılar,
çaresi bir türlü bulunmayan o ağır hastalığının yüzünden.
Çok düşündüm. Bilmiyorum. En doğrusu buydu galiba!
Tek çarem seni öldürmekti.
Gözlerimin önünde acı çekmene daha fazla izin veremezdim.
Beni affet anne! Beni anla ne olur!
Şimdi huzurlusun. Ruhun rahat ediyor.
Dolayısıyla bir nebze olsun ben de senin için seviniyorum.
Hoşçakal anne! Hoşçakal!”


Sonuç, şehirlerden, kasabalardan, insanlardan, her şeyden, hayat ve bütün o bildiğimiz gerçeklerinden uzakta; fakat bir yavaş sessizliğin içinde o uzak kaldığımız hayat kadar inişleri, çıkışları olan, engebeli, yılankavi ve sonu gözükmeyen dar bir yolun sırtında anlatılan bu giz, öyle simgeselleşmiş, öyle bu dünyadan soyutlaşmış, öyle içselleştirilmiştir ki bu gerçekler hayatın içinden değil, tamamıyla bir rüya, tamamıyla bir şiir:

“Şair Adem′in bugüne kadar yazdığı bütün şiirler, hiç tanımadığı, görmediği, bilmediği ve öldürmediği annesinedir... “

Yazar : Burak Aras



PAYLAŞ



Yorumlar



Geri Dön: Ana Sayfa